Limonlu bir çay içtim. Kıyıda, köşede kalmış bir cafenin küçük bir masasında konukluğuma devam ediyorum şimdilik. Fonda “throw your arms around me” çalıyor. Yan masada gözüme ilişen bir hikaye; “Heike'nin Öyküsü”. Başımı çeviriyorum,görmezden...

Limonlu bir çay içtim. Kıyıda, köşede kalmış bir cafenin küçük bir masasında konukluğuma devam ediyorum şimdilik. Fonda “throw your arms around me” çalıyor. Yan masada gözüme ilişen bir hikaye; “Heike'nin Öyküsü”. Başımı çeviriyorum,görmezden geliyorum.
Bir ağaç kovuğunda sakladığım gençliğim ise gün be gün büyüyor. Serpiliyor. Gökyüzüm gri ve sisli oysa mavilikleri ne de güzeldi şehrimin,şehrimizin. Tanımadığım yüzler, bin yıllık dostluklarından bahsediyorlar bana, şaşakalıyorum. Oysa ben kavgalara, ihanetlere yakınım. En çok kadınlara düşman, en çok onlara hayran. Susamışım bir dilberin tuzlu ve günah dolu karanlığına.
Çocukluğum bilumum dişil ve ağdalı muhabbetin ortasında geçti. Akide şekerinin limonla birleşimini o sohbetlerden bilirim. Hayatım hakkında kilise çanlarında yankılanan herbir ses, geçmişteki zemheri yıllarımın mirası. Ki ben hala bir dişi altın kaplı teyzelerimin girdiği rüyalarımdan kan ter içinde uyanıyorum. Kadınlar, masumiyetimin katilleri.
Sanırım yağmur yağacak birazdan, dükkanın tentelerini açmalıyım. Fazla rüzgar eserse de kapatırım, ıslanmayı göze alarak.
Ne kadardı iki bardak çayını fiyatı, altı lira.
Al bakalım ama çayın kilosu kac para haberin varmı senin.
Pardon, anlamadım!
Anlamazsın tabi, iyi günler.

seçim günü tarkovski hikaye öykü edebiyat yağmur çay limon kadınlar

Broadway'de, Yanlışlıklar  Komedyası izler gibiyim.

Bazen “beklenti mutsuzluktur"diye diye beklediğimiz, hayalini kurdugumuz birçok şeyden vazgeçmiş gibi yapıyoruz. İstediğimiz şeyi öncelikle kafamızda, olmasa da olura indirgiyor ve dünyada benzer yoksunlukları yaşayan insanları düşünüyoruz. Afrika'nın açlığı, Ortadoğu'nun kimliksizliği ve bilumum felaketi yaşayan tüm mazlum coğrafyalar bir anda peşinden koştuğumuz, kafaya taktığımız meselelerin anlamsızlığını ortaya koyuyor. Ya da bir süreliğine öyleymiş gibi kabul ettiriyor.  Misal Filistin davası varken ben oturmuş, falancanın vurdumduymazlığını, bencilliğini ve kendinden bihaber oluşunu takıyorum! Yahut "ama ben en çok kendimi ihmal ediyorum” demeye varmadan, kutsal putların etrafımızı zincirlemesine izin veriyoruz. Ne çok kutsal var!

Çağın dayattığı birçok sorunda ise insanoğlunun geliştirdiği otomatik savunma mekanizmaları vardır. “Seni mutsuz etmesine sakın izin verme”, “fazla değer verirsen kaybedersin”, “suçu kabul edersen mutsuz olursun” yada önce “o özür dilesin” gibi birdolu bomboş mevzu… Oysa hayat bu mudur sahiden? Canını yakacağını varsaydığın herşeyden uzak kalıp kendi çizmediğin yolu yürümek midir? Dikene, çamura değmeden,yanmadan yahut yakmadan gelip, gitmek midir? Oysa “acı çektikçe var olur insan” der, hergün kendimizi pazarladığımız sosyal mecrada, sözlerini imrenerek paylaştığımız birçok düşünür. Sahi insan neden bu denli yaşamın felsefesini anlamış ve bunun ustasıymış gibi bir görüntü vermek ister?  Oysa ben hala acemisi olduğum bir hayatın içindeymişim gibi hissediyorum. Acıyorum, kanıyorum ve tüm bunları saklayamıyorum. Yüzüm düşüyor, küsüyor, kırılıyorum. Biliyorum çoğu kez de devrik cümleler kuruyor, yazım kurallarının dışına çıkıyorum.  “Ama Hasan Ali Toptaş şöyle der: Yazım kuralları, bir yazarın…” falan filan diye başlayan şeyler demeyin bana. Hasan Ali Toptaş abimin canı sağolsun, kalemi varolsun da ben böyle yazmak istiyorum. Yaşadığımın aksine düzenli, şatafatlı tümceler kurmak istemiyorum. Böylesi yavan ve eksik hali  daha çok seviyorum. Yanılgılar ve yazılanlar hepsi bir arada. Broadway'de, Yanlışlıklar  Komedyası izler gibi.

Sözü fazla uzatmak istemiyorum. Yaşarken kaçırdığımız şeyler çok kıymetliymiş gibi geliyor bana. Burun kıvırıp, önemsemediğimiz, uğruna egolarımızdan feragat etmediğimiz şeyler belki de mutmain edebilecek bir yaşamın ön şartlarıdır. Evet vazgeçelim demiyorum aksine tutkuyla bağlanmalı insan diyorum. Acı çekmekten çekinmeden üstüne üstüne gitmeli korkularının. Hayalleri ve sevdikleri için ayağına takılan benlikten, gururdan, sarfınazar edebileceği tüm şeylerden vazgeçmeli. Yârin hakkını âli tutarak, beklentilerinin, hayallerinin peşini bırakmadan.

“Dünyada hiçbir şey mutsuzluk kadar mükemmel değildir."  demiş güzel bir adam. Velhasılı düzenin dayattığı, "düzenli” şeyleri sorguladıkça ve onları yıktıkça bazı şeyler daha bi güzelleşir diye düşünüyorum.

Bir film tavsiyesi; Yedinci Mühür (Det sjunde inseglet), İngmar Bergman

notlarım ankara senaryo yazma çabaları yedinci mühür ingmar bergman edebiyat yazı hikaye film

image

Bir haziran sabahı sana uyanmak ve yola düşmek ardınsıra…

Mevsimin bir önemi yok ki olduğun her yer hayatın kendisi zaten. Anadolu gibi saklıyorsun derinliğinde tüm tutkularını,hazlarını. İnsanlar gelip geçiyor bakmadan, yaşamadan toprağında. Esenliğine uğra(ya)madan. Bilmem hatırlar mısın, atımın terkisinden sana hayran hayran baktığım o günü. Başını uzattığın pencereye imrendiğim ömrümün en uzun gününü. Başında morlu, mavili bir yazma benden habersiz gidiyordun şehrimden. Yaslandığın o pencere nasıl da şanslıydı. Yorgun ve asil bir gitme biçiminin yazdığı hikayeydin bir bakıma, kısa ve hüzün dolu.

Kaç yıl oldu, kaç tren gelip geçti burdan, saymadım. Ben yine baksam terkisinden seklavi atımın gelip geçer misin yolumdan.

Geçmezsin…

bana kalan hikaye seklavi at tren mavi notlarım anadolu

image

Ahmet Uluçay; 

“Karpuz kabuğundan gemiler yapmak.” filmiyle İstanbul film festivalinde en iyi Türk filmi ödülünü alırken şu güzel konuşmayı yapan adam:  “Bu ödülü karıma armağan ediyorum, çünkü gerçek yönetmen o, ben sadece sinema yapmak için onu buradaki insanların asla bilemeyeceği yoksulluklara ittim ama o hep benimle oldu”

ahmet uluçay sinema karpuz kabuğundan gemiler yapmak istanbul film festivali film

"

+ay'a baktım dün akşam
-öyle mi?

+sen söyleyince aklıma takıldı. fakat uzun bir aradan sonra ay'ı izlemek iyi geldi. huzur buluyor insan.
-sevgilinle birlikte miydin?
+…

"
- ilkpost

ilk post yeni tumblr


Indy Theme by Safe As Milk